24 Ağustos 2014 Pazar


Yol, yolcu, yolculuk... Yola çıkmayı pek sevmiyorum herhalde. Çarenin olmadığı yerde yol çare idi hani?

Bulanık zihnim, bu güneşli günde çamaşır asmaktan helak durumda. Yine de tepemdeki çamaşır ipine asmak için ıslak ve deterjan kokulu kıyafetleri oflaya puflaya alıp, bu ipe bir bir mandallıyorum. Her eğilip kalktığımda kuyruk sokumumdaki ağrı daha da şiddetleniyor. Kendimi çaresiz öylece ıslak çamaşırlara bakarken yakalıyorum. Bu yüzden yola çıkıp da bir yerlere varmayı hiç sevmem. Çünkü ya kıyafetleri bir bir yerleştirmek ya da ıslak çamaşırları bir bir mandallamak zorundasındır. İkisini de sevmem ben. Halbuki bu işi yapmasam yapacak pek bir işim de yoktur o esnada. Ama yine de boşa vakit harcıyormuşum gibi gelir bana. Halbuki şöyle bir düşünecek olursak dünyadaki en hoş uğraşlardan biridir çamaşır asmak. Tek hedefin çamaşır leğenindeki o ıslak kıyafetleri bir an önce asmak, ama düzgün bir biçimde (örneğin, külotları, atletleri ve sütyenleri  başka binalarda yaşayan insanların göremeyeceği şekilde en arkaya, geri kalanları da renk ve boyutlarına göre ön kısımlara), sonra da onların kurumasını beklemektir. Bu esnada güneş iyice kızışmıştır, öyle ki bir eğilip bir kalkmanın da etkisiyle güneşin gittikçe hırçınlaşan ışınlarına maruz kalmaktan başın döner. İçeri girmek istersin, girersin, düpedüz aydınlık olan odada görüşün bulanıklaşır ve derhal bir dayanak bulmak istersin kendine. Sıkıca tutunursun ona. O anda belki de bir elli yıl sonra yaşayacağın çaresizlik üşüşür başına, şöyle bir gözlerini kırpıştırırsın geçiverir bu düşünce hemen ve boşalmış çamaşır leğenini kaptığın gibi doğruca banyoya sürüklersin, fayansların arasında duran emanet çiviye asarsın.


Artık çamaşır asma işinin sana en narsistçe duyguları yaşatmasına izin verebilir, eline alacağın bir kupa kahve ve sigaranla görkemli eserini seyredebilirsin.

11 Ağustos 2014 Pazartesi

"Engelleri yıkmak; müthiş acı içindeyim, sınırları belirlenmiş bir anlayışın kabuğu daha kırılıverdi. Titizlikle hazırlanmış bütün o planlarlar uçup gitti, bugün Richard'tan bir mektup aldım ve her şeyi paramparça ederken içimde bulmaktan korkup bulmamak için savaş verdiğim şeyi su üstüne çıkardı: Ben bu kahrolasıca adamı bütün benliğimle seviyorum, cehennem kadar çok. Daha beteri, kendimi durduramıyorum; birini hoşlanacak kadar, sevebilecek ve evlenecek kadar tanımam, hatta insan olmam en az iki-üç yılımı alacak. Yani tam anlamıyla bir manastırdayım denebilir. İşin kötüsü, gerçek bir manastırda değilim ve etrafım bana Richard olmadıklarını durmadan kanıtlayan erkeklerle kuşatılmış.

...

Beni son bir kez dinle. Çünkü bu son olacak ve bu doğurmakta olduğum şey korkunç bir güç gerektiriyor ve bu benim olduğu kadar senin de çocuğun, bu yüzden beni dinlemen onu vaftiz edecek.

...

Korkunç geçen bir gecede, o değiştirilemez aşkla sana sonsuza kadar mahkum olmamayı umdum. Kendimi bir bebeğe ya da kötü huylu bir tümöre ait olabilecek bir ismin ağırlığından kurtarmak için savaştım da savaştım; bilmediğim, yalnızca korktuğum bir isim. Ama ağlıyor (ah, hem de nasıl) ve kafamı dikenli tellere vuruyor olsam da, ölüyor olsaydım ve çağrılsaydın gelebileceğini ümitsizce düşünsem de, en korktuğum şeyin kendi zayıflığım olduğunu fark ettim. Beni özgür bırakmanın ya da ruhumu bana geri vermenin senin gücünün ötesinde olduğunu anladım; bir düzine metresin, bir düzine dilin, bir düzine ülken olabilirdi ve ben tepinip, tekmeleyip durabilirdim; yine de özgür olamazdım.

Kadın olmak, en sevgili tanrılarımdan ve evdeki tanrılarım olan ailemden vazgeçmek için çarmıha gerilmek gibi: seni tanımanın ve sevmenin küçük, sıcak işaretleri hep bunlar: sana yazmak (kendimi boğuluyor gibi hissettim, sana günlük gibi bir şey yazıyorum ve postalamıyorum: kaygı verici biçimde büyüyor ve her defasında en korkunç meleğimle tutuştuğum güreşe tanık oluyor.) ve sana şiirlerimden (ki hepsi sana yazıldılar) ve bir ikisinin basılmasından söz etmek ve hepsinden de kötüsü, seni, kısacık bir an görebilmek istiyorum. Sen o kadar yakınımdayken, bu denli dikkatli olduğumuz için kim bilir ne zaman affedileceğiz. İçimdeki kadının bu parçası, yatağında erkeğinin sıcaklığına, erkeğinin yemeğini kendisiyle yemesine ve kendi ruhuyla düşünüp söyleşmesine ihtiyaç duyan bu somut, mevcut, dolaysız parça: işte bu parçam hala arkandan ağlıyor: neden, neden beni görmüyor ve benimle olmuyorsun, bütün o korkunç yıllardan, o sonsuz yıllardan önce hala azıcık vakit varken; 23 yıl boyunca farkına varmadığım, hor görüp inkar ettiğim bu kadın şimdi gelmiş benimle alay ediyor, hem de bu korkunç keşfi en zayıf  halimdeyken yapıyorum.

Kendi kararım olmaksızın, kendimi sana adadım (ama kendimi ilk kez sana bırakırken bunun canımı çok, çok, çok ve sonsuza dek yakacağını bilemedim.) ve belki de şimdi asla bilmemem gereken bir şekilde biliyorum, eğer hayatımı kolaylaştırıp bana seninle birlikte yaşayabileceğimi söyleseydin (her ne koşulda olursa olsun yeter) --- seni ne kadar derinden, ne kadar korkuyla ve deliler gibi sevdiğimi şimdi biliyorum, bütün tavizlerin, kafamda seninle ilgili oluşan bütün soruların ötesinde, bugün bile.

Bunları sana soyluluk göstermek için söylemiyorum; soyluluk göstermek istediğim falan yok ki. O en içten, en yakın kadın (ironik biçimde beni tam anlamıyla senin yapan) bana bu aldatmacayla eziyet etti: kendimi senden asla kurtaramayacağım aldatmacasıyla. Gerçekten, ne saçmaydı bu: bir metres beni nasıl kurtaracaktı ki. Sen bile, ne kadar tanrı varsa onlar bile beni kurtaramazken, beni dört bir yandan türlü çeşitli erkeklerle ayartmaya çalışmak?

En ümitsiz zamanlarda, korkunç hasta olup uyuyamadığım, yalnızca yatıp, iki yıl önce uyduruk bir toplumsal vicdan gösterisiyle evlenmek üzere olduğum tene lanetler yağdırırken bile şöyle düşündüm ben: Birlikte çok iyi görünüyorduk! Şimdi Almanya'ya okumaya geliyor, asla yazmaz ya da onunla tartışmama izin vermez (çünkü hep ben kazanırım) ya da aklı yatağa gitmezse onunla yaşayabilirim. Bu korkaklık ödümü patlatıyor, çünkü korkaklık işte. Şimdi yaptığım gibi, asıl trajik gerçeği o zamanlar itiraf edemiyordum: Seni bütün kalbim, ruhum ve bedenimle seviyorum; güçlü yanlarınla olduğu gibi zayıflıklarınla da; ki benim için bir adamın zayıflıklarını bile sevmek hayatımda daha önce asla yapmadığım bir şey. Ve sen de bu son yalvaran, kuyruk sallayan köpek mektubunu yazan aynı kadına ait olduğunu kabul edersen eğer ve bu kadını bütünüyle, olduğu gibi seversen, seni ne kadar sevdiğimi anlayacaksın.

...

Ve sonra, seni çok seven o öfke ve ölüme kendimi kaptırdığım zamanlar var ve ben, kendi huzurum ve bütünlüğümdense, canımı yakma pahasına bunlara çok daha sadığım. Ben iki ayrı dünyada yaşıyorum ve biz ayrı olduğumuz müddetçe, hep böyle yaşayacağım."

İçinde bulunduğum bu en korkunç vaziyeti ifade etme farkındalığına vardığıma göre, bunu ve sana ikide bir neden yazmak zorunda olduğumu anladığını bilmeliyim; eğer bana bir daha hiç yazmak istemezsen, bana boşi imzasız bir kartpostal ya da başka bir şey, herhangi bir şey gönder ki senin düşündüğünden hem daha kötü hem daha iyi olduğunu öğrenmeden yazdıklarımı yırtıp yakmadığını bileyim. Bu dünyada benim için değerli olan tek insanla konuşmayı isteyecek kadar insanım.

Sanıyorum en çok beni kendine bağlaman (bütün nefrete, kine, tiksintiye ve dünyadaki tüm metreslere rağmen ikimizin de bunu bitirmeye gücü olmasın diye.) ve kesip açtığın, kalbimi tamamen söküp aldığın ve ne bir anestezi ne de dikiş kullanarak beni bu halde bırakmandan sarsıldım; yaşam kaynağım, kanım çorak bir masanın üzerine damlıyor, hiçbir şey büyümüyordu. Eh, hala da damlıyor. Ve görüştüğümüz zamanda bile beni görmekten neden korktuğunu merak ediyorum: sana inanıyorum çünkü ve bunu sırf kendi rahatın için, sırf başka kadınlarla karşılaşmayayım diye yaptığına (bir zamanlar inanmak istediğim gibi) inanamıyorum. Neden Brand'e bu kadar benzemek zorundasın ki: Neden bu kadar uzlaşmazsın?

Eğer benimle birlikte olmanın beni sana daha fazla bağlayacağını ya da bana başkasını bulmak için daha az özgürlük tanıyacağını düşünseydin bunu görebilirdim, ama şimdi biliyorum ki, benim bildiğim gibi sen de bilmelisin, ben öyle çok kanadım ki yalnızca bıçaklardan kaçınmak beni iyileştirmez, neden bizi sahip olduğumuz bu küçük, kısıtlı dünyayı kurmaktan men ediyorsun. Neden bu tabu? Kendine bunu sormanı istiyorum. Ve içinde bu cesareti ve anlayışı bulabilirsen bana da söylemeni.

...
Ben artık tehlikeli, senin dışında biri değilim. Neden durumumuzu (ki zaten yeterince cehenneme dönmüş ve önümüzdeki amansız yıllarda yeterince sınanacak) böyle tamamen ve bütünüyle zor hale getiriyorsun? Yeniden donmak anlamına geleceğini bilsem de o duygunun içinde eriyerek daha ağır korkuları bile kaldırabilirim, ancak bunun için birlikte olmanın, inatla daima ayrı kalmaktan daha çok zaman ve boşluk yaratacığına inanmam lazım.

Bütün bunları dönüp yüreğine ve aklına sormanı istiyorum, çünkü ansızın aklıma çok derin bir soru geliyor, şimdi: hayatı birinin gölgesinde zenginleştirmeyi yeğleyeceğimi biliyorsan eğer neden kaçıp gitmeme izin veriyorsun? Senden senin veremeyeceğin bir şey istediğimi söylemiştin daha önce. Evet, öyle istiyorum. Ama şimdi (o zaman anlamadığım şeyin) ne olması gerektiğini anlıyorum ve sana olan inancımın ve aşkımın içerek ya da kendimi başka adamların yataklarına atarak köreltilemeyeceğini ve körleştirilemeyeceğini biliyorum. Bunu anladım ve bunu biliyorum, peki elimde ne var? Anlayış. Aşk. İki farklı dünya. Baharı sevecek ve bize özgü olanın buna duyduğumuz merak olduğunu inkar edebileceğinin aptalca ve korkunç olacağını düşünecek kadar basit biriyim. Bir kehabet gibi içime doğuveren o tuhaf bilinçle biliyorum ki ben kendimden ve sana duyduğum muazzam ve dehşet verici ölçüde sonsuz aşktan eminim; her zaman da öyle olacağım. Ama bu benim için çok daha zor, çünkü bedenim inanca ve aşka mahkum ve bunu başka bir adamla asla yapamayacağımı hissediyorum; ki bu da (bir rahibe olamayacağıma göre) kutsanmış bekar bir kadın olmanın gerektiği anlamına geliyor.

...

Beraberimde bir kaos, bir suçlama kargaşası getiriyor ya da senden ayrılmayı daha zor bir hale sokuyor olsaydım (ki bu olabilir, ama bunu kontrol altında tutmak mümkün)--- o durumda engel olmaya hakkın olurdu. Ama benim tek istediğim seni görmek, seninle olmak, ancak (tutkuyla seninle birlikte olmayı istemiyormuşum gibi numara yapmamama rağmen) aşık olma çağını geçen insanların yapabileceğini hayal ettiğim şekilde yürümek, konuşmak istiyorum, ama biz birbirimize en nazik, en iyi davranacağımız zamana ve anlayışa geldik. Bütün bu sonsuz yıllar önümüzdeyken, şimdi neden beni görmeyi reddediyorsun?

Sana bunu sorabileceğime ve sana mektuplarda zayıflıkları açığa vurduran ya da bulaşıcı hastalık taşıtan bir aşırı-vicdanlılık hastalığı olduğunu hissettirmeyeceğime inanıyorum. Artık kendini bilen bir kadın olarak, sana soruyorum. Ve cesaretin varsa eğer ve dönüp kendi içine bakarsan, cevap vereceksin. Çünkü ben gelip senin isteklerine saygı duyacağım, ama şimdi sana, neden böyle istediğini de soracağım. Kırılmaz, yapay bir durağanlık yaratma, ah bunu yapma; sen de benim bugün yaptığım gibi kırıl, bükül, yeniden büyü.

Ben de yaptım ve ağlamayı kesemedim, sel gibi akan, boşalan yaşlar, aşkım o lanet yola girmişken, bana gelmememi söylerken hayat ve umut peşinde koşmak. Neden, neden?

...

Bunların hepsi çok basit ve saçma geliyor: ben, bugün, kudurmuş soğuk bir vicdanlılıktan çıkıp ona gitmeme izin vermeyen ve mümkünken gelmeme izin vermediği gibi bu ilkbaharda sonsuz yıllarca mümkün olmayacak bir yere giden bir adama çok ama çok, Tanrı bilir ne zamandır aşığım. Ve gelmeme izin vermeyecek. Ve aklıma James Joyce'un o harikulade şiiri geliyor. 'Kuşatmadaki Bir Orduyu Duyuyorum...' ve kahkahaları ve uzun yeşil saçlarıyla denizden bir gökgürültüsü gibi gelen atların ardından geriye dünyadaki bütün kederle birlikte bu bir dizi sözcük kalıyor geriye:

Ah kalbim, bu umutsuzluk karşısında hiç mi çaren yok?
Aşkım, aşkım, aşkım, neden beni yapayalnız bıraktın?

...

Onunla yüzleşmek bir bakıma yapacağım son güzellik olacak. (Ah, evet, hala gücün bende olduğunu düşünüyorum: Metresiyle yatıyor olabilir, evden içeriye girmemem için emir vermiş olabilir ya da orada olmayabilir veya orada olsa da beni görmeyi reddedebilir, şimdi çaresiz değilim. Ve işte bu yüzden sahiden gidebileceğimi hissediyorum. Onu seviyorum ve bir gün biteceğini bile bile hayatın tadını çıkarabilmek için neden onunla olamayacağımı anlamıyorum."

Sylvia Plath
"Günlükler"

28 Nisan 2014 Pazartesi

GÜNAYDIN!

Her dışarı çıktığında daha önce gördüğü yüzleri yüzlerce kez gördüğü düşüncesinin bıkkınlığıyla sokaktan geçecekti. Sabah kapısını çarpıp çıkmak üzereyken henüz bir olasılık için canını sıkmanın doğru olmadığını biliyordu, o nedenle de savuşturdu bu düşünceyi çabucak. Ah bir gökdelen olsaydı bu kasabada diye geçirdi içinden. Ne olurdu sanki! “Bir gökdelen bütün can sıkıntımı yok edebilirdi.” Bir şarkının peşinden gider gibi çıkardı gökdelenin merdivenlerinden. Bir karnaval gibi. Ne hoş! Sonsuza uzayıp giden bir karnaval, bir panayır yeri. Merdivenlerini istediği yavaşlıkta çıkabilirdi o zaman. Kimi an gelir şöyle bir soluklanıp bir pamuk helva yer, kimi an gelir elma şekeri alırdı eline. Bir şeyin olması için hayal etmeliydi sadece bu gökdelenin içindeyken. Tek gerekli olan ise hayal gücünü kaybetmemesiydi. Bu ölü, bu kasvetli, bu yırtıcı kasabadan fersah fersah uzak olduğunu hayal edebilir ve bu gerçekleşebilirdi mesela, yahut derin bir uykuya daldığını ve uykusunda çocukluğundan kalma bir kartopu savaşının içinde olduğu rüyasını görebilirdi.

***

İşine yürürken geçen zamanı, bunları düşünerek geçirmişti. Bir kapıyı kapatıp başka bir kapıyı açmanın doğurduğu dehşet sarmıştı şimdi bedenini. İşini yıkık dökük bir binada yapıyordu ve bu bina hapishaneden farklı değildi. Saatine baktı, çok erkendi. Umutsuzca iç geçirdi. Geç kalmayı hiçbir zaman başaramayacağım, diye söylendi. Belli ki daha hizmetliler de gelmemişti. Zira demir parmaklıklı kapı iki duvar arasında geriliydi. Saatine baktı, iki dakika geçmişti bile. Demir parmaklıklı kapıyı açabilirdi, ama açmadı. Orada, kapının tam önünde kalakaldı nedensizce. Kasabanın tüm yavanlığını soludu. Bu kasabaya geldiğinden beri ne kadar ilgisizleştiğini, birçok şey yapıp aynı zamanda yapmadığını, birçok şey yaşayıp aslında yaşamadığını ve birçok şey düşünüp aslında hiçbir şey düşünmediğini dehşetle fark etti. Herhalde en kötüsü kasabanın ruhundan bir parça kendisine dokunması olurdu ve bu dokunuş gerçekleşirse –onu, o- olmaktan alıkoyardı. İç geçirdi ve tekrar saatine baktı. Sonra ellerini soğuk, pas lekeleriyle dolu demir parmaklıklı kapıya değdirdi. Ya şimdi ya hiç diyerek aniden kavradı onu, ayaklarını zemine iyice yerleştirdikten sonra kapıyı kendine doğru çekti. Başını hiç kaldırmadan bina kapısına yöneldi ve yine başını hiç kaldırmadan odasına doğru hızlı adımlarla yürüdü. Çantasını masasının üzerine koydu, mantosunu sandalyesinin arkasına astı ve saatine baktı. Az sonra her gün gördüğü yüzlerle dolup taşacaktı bina. Az sonra kendinden kopuşun can sıkıntısıyla dolup taşacaktı odası.

***

Üç kişi açık bıraktığı kapıdan günaydın diyerek teklifsizce içeri girdiler. Bir anda aynı yüzleri görmek kusma gereksinimi doğurmuştu onda. Tuttu kendini. Nefes aldı, gökdelenin merdivenlerini sakinleşene kadar saydı, saatine baktı ve kendine geldiğinde günaydın diyerek karşılık verdi.

Chet Atkins
"Theme From A Dream"

15 Nisan 2014 Salı

kendi halinde uyumsuz insan ile uyumsuzluğu kendine görev bilmiş insan arasında fark vardır. kendi halinde uyumsuz insan dışarda kalmayı, sessizliği, fazla konuşmamayı ister. görev icabı uyumsuz insan, kendi halinde uyumsuz insanı hep içeriye çekmeye didinir. durmadan kendi yükünü yükler ona. bu da duygusuzluk çölünde yaşadığındandır aslında. kırılganlığı pas tutmuştur. öylesine kemikleşmiştir her yanı. halbuki kırılganlık bir meziyettir. konuşmadığın insanların bile bakışlarındaki değişikliğe kırılmaktır mesela bu meziyet ya da durmadan susup da tek bir kez isyan ettiğinde -gayr-i ihtiyari- isyanında fark ettiğin kızgınlığa boyun eğip kendine kırılmaktır. tüm bir yaşama sırt çevirmenin de eşiğine gelirsin böylece. hevesin donup kalmıştır içinde bir yerlerde, hevesin taşlaşmıştır, söküp atamazsın bu yüzden onu. gülümseyişin acı bir çığlık gibi gözlerinden damlar. evet, filhakika kendi halinde uyumsuz insan ile uyumsuzluğu kendine görev bilmiş insan arasında fark vardır.

6 Nisan 2014 Pazar

Günlerin nasıl geçtiği konusunda hiçbir fikrim yok. Yaşam gittikçe daha az şey ifade ediyor. İnsanlarsa çöp yığını. Ağzımı açıp kimseyle tek kelime etmeye değmez diyorum. Nasıl olsa hiçbir şey olduğu yok. Değişen hiçbir şey yok. Hep aynı boktan terane. İyimserlik safsata. Günün sonunda her zaman birileri ağzına etmiştir çünkü. Evet, çünkü günün sonunda lanet ederek evine gelirsin. Lanet ederek açarsın kapını. Sinirden gözün seğirmektedir ve evine ilk adımını atarsın. Lanet işinden seni kurtaracağı yanılgısına vardığın evine... yetmez. Artık hiçbir şey yetmez. Evin, kitapların, müziğin, düşüncelerin, sana ait olan, bunca yıl kurmaya uğraştığın dünyan başına çöker. Altında kalırsın, ezilirsin. Sabah lanet ederek işine tekrar gitmek zorunda olduğunu bildiğin için o yığının altından sağ çıkmak zorundasındır. Varolduğun anı yitirmene sebep olan gereksiz düşüncelerle boğuşur boğuşursun. Evet, toplum delirtir, toplum sanrılar görmene neden olur. Gece ve gündüz, sabah, öğle, akşam, her an seni adapte etmek için binbir yol bulur ve başaramadığını anladığı an “deli” yaftası yersin ya da bir bulimik olarak hezeyanına devam edersin. 

10 Ocak 2014 Cuma

Olduğum yerden uzaklaşmak için binbir türlü çareler ararken buluyorum kendimi sürekli. Gitmek, yola düşmek ansızın. Zihnimi bu düşünceler parçalarken kaç paket sigara tükettiğimi bilmiyorum bile. Kendimi mutluluğun çok uzağında hissediyorum. Kendimi bulmak istediğim yerden çok uzak hissediyorum. Her gün yeni bir umutla başlayıp günün sonunda hayal kırıklıklarıyla karşılaşmaktan yoruldum. Kendimi bulmak istediğim yerden çok uzaktayım ve zaman hızla geçiyor. Adını bile yazamayan öğrencilerim var. Ben onlara Külbe-i İştiyak okutmak zorundayım, ben onlara bilmem neyin nesini anlatmak zorundayım. Karşımda bir ders saati yerinde güçlükle oturan kalabalık bir güruh var. Öğretmenler odasında hep aynı terane “müdür şöyle, müdür yardımcısı böyle, sistem bizi buna itiyor, bir çaycımız bile yok, bu mesleğe devam etmeyeceğim.” Öylesine boğucu, öylesine boş ki. Her sabah uyanır uyanmaz mesai bitimine kadar olan saatleri sayarken bir taraftan da önce bir kupa kahve ve bir sigara içip ardından duşumu alıyorum. Tanrım nasıl geçecek. Geçiyor işte. Çoğunlukla üçü çeyrek geçe bitiyor. Okuldan büyük bir hızla çıkıyorum. Dev adımlar atarak evime varıyor, hemen bir müzik açıyorum. Kendime gelmek için. Bol bol atıştırıyorum sonra, işle ilgili gereksiz evrakları halletmek için güç topluyorum. Bazen yatana kadar, bacaklarım uyuşana, gözlerim kapanana kadar evraklarla boğuşuyorum. Yutarcasına okuduğum kitaplardan tek bir iz bile olmayan evraklar. Asla yüzlerine bile bakılmayan not çizelgeleri, analizler vs vs. Hepsi bir koliye konup arşiv odalarında rutubetten kokuşmaya bırakılacak evraklar. Kimin umrunda! Bir yazarın elinde canlanacak kağıtların göz göre göre rezil rüsva edilişine itirazım var benim. Bir çok şeye itirazım var aslında. Yine de çoğunlukla susuyorum. Sustuğum zaman daha çok okuyabildiğim için –susuyorum.
Jeff Buckley
I Know It's Over

3 Ocak 2014 Cuma

Perdeler hala kapalı...

Hüznün gölgesinden kurtulamayan karanlık içinde birtakım uğraşlar. Acı bir sertlik tadında gülüşmeler yapıştırdığım yüzümde şarap esrikliği. Güne merhaba. Bir kadeh şarap. İlk kez. sigarasızlık: yerini asla dolduramadığım bir boşluk bırakıyor bende. Bir film. Altyazısız. Uydurmaya çalışmaktan yoruldum. Bıraktım. Bir kitap aldım elime. Bir yudum şarap, bir nefes sigara. Saat daha öğleden önce. Özgürlük bu mu? Özgürlüğümü kötüye kullanıyorum da denebilir buna. Hayır, yalnızlığıma alışıyorum. Daha doğrusu yalnızlığıma yeni bir biçim veriyorum. Herkesten, her şeyden uzakta. Bir trenin gidişine amaçsızca el sallıyorum. Yine de... gitmese. Durduramıyorum. Onu, içindekilerle olduğum yerden bilmediğim bir noktaya uğurluyorum. Bilmekten yoruldum. Sıcak peteğin dibinde battaneyime sarınıp kıvrılmak, bu benim küçük dünyam. Değişimin yıkımına teslim edilmemesi gerekenlerden. Düşünüyorum da kendimi hapsettiğim ne çok şey var. Yıllar geçmiş o günün üzerinden. Yıllar geçmiş ve ben katılaşmışım. Katılaşmaya devam ediyorum. Bambaşka bir şehirde her günü bir ayrılık ertesi gibi yaşıyorum. Hiçbir şey kalmadığında geriye çılgın bir kasvet kalıyor. Ben bu kasvete tutunuyorum. İşin doğrusu hatırlamaktan çekindiğim bir anının yasını tutuyorum.

Neredeyse boş bir salonda, ütülenmemiş giysiler, ya sular giderse diye doldurduğum şişeler, çevremde kitap yığınları...


Sözcüklerim kimi zaman saçma bir melankoliye uğruyor. Saçmalık. Aslında iyilik ve kötülüğün oluşturduğu bir kötümserlik durumu. Hepsi bu.

12 Aralık 2013 Perşembe

"Bu kurumlu havanız nereden geliyor?"-"Hayatta kalmayı başardım, anlıyor musunuz? Kendimi şafakta öldürüp öldürmeyeceğimi sorduğum onca geceden sonra hayatta kalmayı..."

Emil Michel Cioran
-Burukluk-

10 Ağustos 2012 Cuma


Ruhum biriktirdiklerimin altında eziliyor. Sözlerin tesiri çabuk gösterdi kendini. Bir serçenin kanadına düştü yüreğim, gökte süzüldü, süzüldü de durgun bir göle kondu. Narkisos, sen misin tüm güzelliği ve ukalalığı ile yüreğimi saklayan. Ben yüreğimi ebediyete uçurduğumda tüm dileğim bir evde konaklamasıydı, tüm dileğim saflığın vücut bulduğu yeni bir bedene can vermesiydi. Helak ettim ömrümün zamanını, değeri çok sonra anlaşılıyormuş her şeyin. Vaktiyle ben de durakladıydım aşkla bağlandığım bedenlerde. Bak, görüyor musun nice izler taşıyorum, nice dokunuşların izleri ve geçmiyor hiçbiri. Her birinde yeniden hayat buluyorum, her birinde hapsettiğim o günlerin zamanını yaşıyorum her günümün bir parçasında. Bugün bir damla gözyaşı mesela ve bir an sonra kimbilir neredeyim. Ölmeye yattım bir zaman, kapattım gözlerimi, solumadığım kadar soludum havayı o süre zarfında. Bir yanım yaşam dedi hep, görmezlikten gelemedim. Ne yapayım. İnsanım ben de. Ne de olsa insanın bir yanı umuttur, bir yanının da keder olduğu gibi. Umut ve keder, yaşam ve ölüm gibi kenetlidir birbirine. Aynı anda vardırlar, biri diğerinin karşıtı değildir aslında. Çünkü olmazsa biri, diğeri manasız kalır. Ben gözyaşımı gülüşümde boğdum. Yaşamı ölümle terbiye etmeye koyuldum. Ay’ı yüreğime çektim, sordum ona: yaşam mı ölümü vaat ediyor, ölüm mü yaşamı? Hangisi yeğdir ötekinden? Ay, sustu. Ben sustum. Sonraki gecelerin özlemine kapadım gözlerimi. Sessizliğe saldım her yanı, böylece ölüm ve yaşamdan biri diğerine üstün gelemeyecekti.

1 Ağustos 2012 Çarşamba


Işığı kapatıp, mumları yakmayı akıl edebildim nihayet. Uzundur elimin altında duran mumlarla uğraşmaya hiç gücüm yoktu. Hayattan kopmuşluğun, düşüşün hüznü, hiçliğin çekiciliği başımı döndürmüştü epeyce. Bundandı gücümün olmayışı ve hızla geçen zamandan, daha bugünden yarın olmalardandı. Bugünden yarın olmalar… Ne garip, zamana müdahele edememek, bir insana bekle dediğinde beklediği gibi zamana bekle dediğinde seni kale almaması ne tuhaf. Günlerdir bu meseleye zihnimi yormaktan içim sıkışıyor. Yaşamak ne ki, eğer öleceksek bir gün, yaşamak gerçekten ne ki, biraz sevgi mi yoksa sevgiyle yapılan bir iş mi, yoksa sabahtan akşama kadar kapalı kalınan bir oda mı? Bilmiyorum, dengede kalmak çok zor, hem kendinle hem insanlarla olmak zor. Bir kahve içmeli, gerisini bırakmalı işte. Geçmişten sıyrılmalı (nasıl?), bugünden yarını yaşamalı hep, bugünden yarını. Halbuki bir vakitler düne takılıkalmış bir zamanda yaşardım. Bazen zamanı durduramasam bile yavaşlattığımı hissederdim. Ama dünde kaldı bunlar. Hep dün…

Zaman sakinleş artık, ruhum avuçlarıma dol ve yıldız tozu ol. Bırak katılayım sana, bırak yanında göğereyim. Ak pak yeşillere bürüneyim. Menekşeler açayım.

Ruhum, durul biraz artık, bırak anıların tortusunu. Bak şimdi “an” var, yalnızca “an”. Yalandı, bugünden yarın olmuyordu, hepsi palavra. Bugün sadece bugündü ve bu kadar basitti işte ve bugün sen yoktun. Sen ki sonsuzca kaçıp gitmiştin de ben yine de saklamıştım seni. Sen ki sonsuzca susmuştun da ben günlerce işittiğim sesinin tesirinde sancılara gark olmuştum. Sen ki sonsuzca bakmıyordun ki bana, yine de yüzün esrik bir tatla titreşiyordu işte karşımda.

Yüreğim, kurtar kendini benden artık, bedenim ve ruhum tüm çürümüşlüğü ve kirlenmişliğiyle seni hak etmiyor. Hayatlar doldu hayatıma hiç sualsiz kabullendiğim, bir söze taptığım. Yüreğim, sen fazlasın bedenime ve ruhuma. Anla bunu ve tüm saflığınla seni idrak edecek bir ev bul kendine.

31 Temmuz 2012 Salı


“Sırrım ağlayışımdan ayrı değil, fakat göz ve kulağın ışığı yok.”
                                                                              Mevlana, "Mesnevi"


yüreğim,
hangi sözcükte can bulur şimdi ve
yaşam derer hangi kırlardan
menekşenin moruna aldandım bir zamanlar
annemi hatırlatır çünkü menekşe bana
menekşe kokuyordun sen ta o zamanlar
yüreğimden damlayan kanla sıvazladım ben menekşeyi
yaprağın gölgesini gölgeme düşürdüm
                                                cebren ile yaptım bunu
bin şekten geçti gönlüm ve zihnim de aradığımı bulamadım.

28 Temmuz 2012 Cumartesi


TÜKETİMİN ÜRETİLMESİ BAĞLAMINDA EDEBİYATIN KONUMLANIŞI

Notos’un otuz dördüncü sayısında “Penguin Kitabevi’nin Doğuşu ve Popüler Edebiyat” başlıklı bir yazı yer alıyor. Bu yazı şöyle başlamakta, “1930’ların Büyük Buhran’ının ertesinde, İngiltere’nin önde gelen Bodley Head Yayınevi yöneticisi Allen Lane, işini nasıl ayakta tutacağını düşünüyordu. Smithsonian dergisinin çizdiği hikayeye göre, Lane bir gün Londra’ya dönerken bir metro istasyonundaki büfeden okuyacak iyi bir şeyler almaya yönelmiş. Ne var ki büfede yalnızca gazete, dergi ve ucuz roman diye adlandırılan “pulp fiction” romanlar varmış. Lane’in aklına yeni bir fikir gelmiş; neden kaliteli kitaplar da tren istasyonları gibi yerlerde bir paket sigaranınki gibi makul fiyatlarla satılmasın?” Lane, önemli klasiklerden onunun yayın hakkını satın almış ve kitapçı olmayan ama kitap satılabilecek yerleri arşınlamaya başlamış ve seri üretime geçmiş. Burada önemli olan nokta “seri üretim” kavramı. Lane, çok ucuz fiyata kitapları satarak ve seri üretime geçerek kar elde edebiliyordu. Ancak hikayenin başında da geçtiği gibi Lane’nin bir metro istasyonunda okuyacak iyi bir şeyler bulma ihtiyacını hissetmesi önemliydi. Bu hissi insanlara da aşılamalıydı. Bunun için de cazip fiyata, ufak boyutlarda kitapların seri üretimine geçerek, Dostoyevski okumayacak birine Dostoyevski okutmayı başardı. Sosyoloji bağlamında düşünecek olursak, Lane bir tür tüketim kültürüne hizmet etmiş oluyordu, ancak öte yandan da insanın bilgi ihtiyacını bir sigara fiyatına doyurabiliyordu.

Zygmunt Bauman Sosyolojik Düşünmek isimli kitabının “Hayat Uğraşına Dalmak” bölümünde şöyle diyor, “Hiç kuşkusuz, edinmek satın almak demektir. O şahane, becerikli ve güçlü şeyler çoğu kez meta olarak ortaya çıkarlar; yani, pazarlanırlar –satılmak için üretilirler, satılırlar ve karşılığında para alınır. Birileri bu parayı elde etmek için onu bana satmak isterler; yani kar etmek için. Ama bu amacına erişmek için, önce beni sundukları metaya sahip olmak aşkına paramdan ayrılmaya değeceğine –metaın gerçekten mübadele değerin, ödeyeceğim fiyatı haklı çıkaran kullanım değerinin olduğuna (sık sık duyduğumuz gibi, onun verdiğimiz parayı hak ettiğine)- inandırmak zorundadırlar. Ürünlerini satmak isteyen (ürünlerini satılabilir metalara dönüştüren) insanlar, bu ürünler için zaten aşırı kalabalık piyasada bir yer bulmak zorundadırlar. Bu insanlar eski ürünleri miyadını doldurmuş, işe yaramaz, bayağı göstermelidirler.” Lane’nin de yaptığı bir anlamda Bauman’ın ifadesiyle örtüşüyor. Kalın, hacimli bir Dostoyevski yerine, kolayca cebe sığabilecek ve herhangi bir büfeden temin edilebilecek bir Dostoyevski insanların bilgi, kültür ihtiyacını daha kolay, hatta daha ucuza karşılayabiliyordu.

Sanayi Devrimi yıllarından farklı olarak iki binli yıllarda her şeyin gittikçe kültürleştiğini görüyoruz. Modernlikten postmodernliğe geçişte bilginin konumlanışı ve nelerin tüketim metaı haline geldiği de bir dönüşüme uğramakta. Artık insanlar bilgiye çok yakın. Lane’in yaptığının yani herhangi bir büfeden temin edilebilecek bilginin çok daha ötesine geçmiş bulunmaktayız. İstediğimiz an, bilgisayarımızdan, cep telefonumuzdan, tabletlerimizden bilgiye, kültüre, sanata erişebiliriz.  Mike Featherstone’nun Postmodernizm ve Tüketim Kültürü kitabında bu bağlamda söylenebilecek şu satırlara yer veriliyor, “Baudrillard’a göre sanat ayrı bir kapalı gerçeklik olmaktan çıkmıştır; sanat üretime ve yeniden üretime dahil olur; öyle ki her şey, şu gündelik ve banal gerçeklik bile aynı nedenden ötürü sanat göstergesine dahil olur ve estetik haline gelir.” Artık sanat, bilgi ve kültür her yerdedir. Dünya ilginç bir şekilde kültür metalarıyla dolup taşmaktadır. Peki edebiyat gittikçe kültürleşen bir dünyada nasıl konumlanıyor? Kendine nasıl bir yer ediniyor? İnsanların, özellikle de genç kuşağın edebiyata bakışı, onun edebiyat tüketimini nasıl etkiliyor? Belki de bu anlamda en güzel örnek yer altı edebiyatı ve ikinci yeni şairleridir. Ancak burada sosyal iletişim ağlarının inanılmaz bilgi yayıcılığı ve anında popülerleştirici etkisi de gözden uzak tutulmamalıdır. Bu sosyal iletişim ağları sayesinde herkes herkesin yaptığından haberdar ve birinin yaptığı diğerinde mahrumiyet hissi yaratacak derecede etkili. Bu mahrumiyet, iki binli yıllarda bilginin tüketilmesine yöneldi. İş gücü, ihtiyacını insanlar yerine makinelerden sağlamaya başladığından beri bu süreç hızla bilginin tüketilmesine evrildi. Sanat gittikçe her yerde olmaya başladı. Gündelik hayatın en ufak ayrıntılarında, televizyonda, radyo programlarında, dergilerde, kitaplarda, hatta sokakta. Ancak bu “kültürel başıboşluk”, bu nefes kesici bilgi tüketimi dünayaya bir karnaval görüntüsü veriyor. Sağı ve solu şık vitrinlerle dolu bir sokakta yürümek gibi. 

18 Haziran 2012 Pazartesi


                                              -mevsimler tazelemek içindir düşünceyi,
                                               düşüncede benliği.

mevsimler benim yarıküremde çok yönlüdür
ve tamamlayamadığım bir yaşamın,
ömür hoşluğunun yansımasıdır,
düşürdüğüm yaprakların, yağdırdığım yağmurların
                                                                   dekorudur.

mevsimler,
         geçmişten günüme
                                 birer
                                     birer
                                         yerleşen nar taneleridir.

nar
   ta
     ne
       le
         ri


mevsimler, şiddetli bir melankolidir hiç unutamadığım
izleridir ikili mekanların
ve yırtılmış vakitlerimin,
ve görülmesin diye, üst üste koyarak
zımbalayıp çekmecelere sakladığım kağıt tomarlarımın...

gözlerimde buğusu kaldı işte, sorma artık neden
böyle bakıyorum ben
yüreğime düşen her cemre yaza alıştırmıyor beni çünkü
ve yazın soğukluğuna vurgunum zaten.

eskilerdeydi bir volkanın içine aktıydı gözlerim
lirik bir sevdanın  ardına düştüğü içindir ki yüreğim.



Görsel: A. Nourrit - La Peur du Photographe, 1905

31 Mayıs 2012 Perşembe


kurtuluyorum ağlayaraktan
irin toplamış yaralarımdan
yalnız son bir boğuntu kaldı
son... yüreğimi patlatacakmış gibi
hücrelerime yapış-
an-

Görsel: Sasha Stone, "De la série ‘Femmes', 1933"

8 Nisan 2012 Pazar


yaşam berraktı, hava berrak ve saydamlığındaydım daha zamanın
yeşilin rengi devleşiyordu, içime taşıyordu,
sonra bir müzik, evet bir müzik, tam olarak
erik satie rehavetindeydi kapı önüm, bahçem, evimin en huzurlu köşesi,
                                                                       -gecesi ve gündüzünün lezzeti ayrı.
gündüzündeyim an itibariyle yaşamın, evimin,
üstelik de bir bardak soğuk efes extra ve blue west sigaramla
nemli ve bulutlu havanın bence tam merkezindeyim.
ve huzurun,
ve doğanın,
ve melankolinin.
Tom Waits şarkılarındaki loş hikayeler gibi hissettiriyor bu bahçe bana,
“Everything goes to hell”
“Why be sweet, why be careful, why he kind?”
tam da bu an, bu şarkıyı mırıldanırken buldum kendimi,
gayet bilinçsiz,
gayetle fersiz gözlerle…
tuhaf değil, hem de hiç tuhaf değil bu durum.
sonra bir şiirden iki dize yapıştı dudaklarıma
“İşte ben geçmişimi adımlarımla eziyorum
Melankoli… melankoli… melankoli.”
biramın kalan yarısını bir dikişte içiyorum sonra.
içeri, mutfağa bir bira daha almak için giriyorum.
en büyük kahramanlıklarımın geçtiği yere yani.
kimse bilmez her gün bir bardak, tabak nevinden bir şey kırarım mesela,
sonra cenk eder gibi halıyı süpürür, süpürür, cam kırıklarını savaştan mal kaçırırcasına çöpe atarım.
cam kırıklarını görmeye dayanamam çünkü,
bir yerime saplanıp kalacağından değil de,
hep fena şeyler hatırlarım onları gördükçe.
bilirim ki
onardıkça dağılan, sanırım aslında hiç de onaramadığım bir yaşamı
avuçlarımda tuttuğum içindir bu hislerim.
(Hem zaten çoğu zaman avuçlarımda bile tutamamışımdır zamanı, hep tökezlediğimden kayıp gitmiştir zaman ellerimin arasından)
“Sevemiyorum bu cam kırıklarını, sevemiyorum” bırakın benimle bu anlamsız savaşı,
Ben sadece biramı almaya gelmiştim mutfağa,
Ama gel gör ki, zihnim dağıldı, zihnim zamanla çetin bir çekişmeye girişti.


Neyse,
biramı tazeledim ve koca bir yudum aldım
bir blue west yaktım, bir nefes çektim ve sonra bir yudum daha birayla ancak toparlandım.
(şu an hangi kafadayım bilmiyorum ama,
mutluluk güzel şey diye geçirdim zihnimden,
mutluluk güzel şey diye söylendim,
mutlu olmak lazım, evet, çaresizce mutlu kılmak lazım benliğimizi,
evet, artık yapacak bir şey yok…)

bir Jim Jarmush filmi izleme günü bugün, kesinlikle böyle bir hava var evde,
karşı konulamayacak kadar hissedilir bir hava bu.
ben de direnmedim zaten ve çalışma odama geçtim,
ardımda dumandan izler bırakarak,
“Ghost Dog” olmalı, günün Jarmush harikası, evet.
film seçimimi daha odaya yönelirken yapmıştım.
çünkü şu replik unutulası değildi ve Jarmush diyince direk aklıma gelivermişti:
“Bir insanın bütün hayatı, anın, anı takip etmesinden ibarettir. Eğer o an tamamen yakalanmışsa, yapacak başka hiçbir şey, altında aranacak başka neden yoktur.”
Yaşamının hangi anına istersen, o anına koy bu aforizmayı.
Ben böyle bir anımın olduğunu hatırlıyorum. Anlarımın en mühimi, belki de tek mühim anım, bilemiyorum…
“Bir gün öyle resim yapmak istemiştim ki,
Chagall tadında,
hatta Chagall’ın sevgilileri tadında resimler yapmalıyım ben.” demiştim.
iyi hatırlıyorum, evet, tamı tamına böyle dediydim.
Bach’ın suitleri ve Chagall’ın sevgilileri…
Tanrım, kainatın aşktan harçlanmış kalbini avuçlarımda tutuyor gibiydim.
Lirik bir şiirin lezizliğiydi bu. Kesintisiz bir oluş.
Yaşamanın kavrandığı o ilk anın heyecanıyla tütsülenmek varmış işte,
Ve yaşamanın biraz kavrayış, biraz mutluluk, biraz da düşümsü olduğunu tatmak.

8 Şubat 2012 Çarşamba

vişneli oje


zaman,
ağır ağır mavileş,
tadını bırak düşümde
illaki olsun iz'in
belleğim düş-sün iz'inin ardına
değiş beni ve gör-bak
has -blue lovers-
çörek otlu bisküvim ve kahvem
en güzeli, güzellemeydi
kışlar ve karlar adına,
pencere önü mor menekşem benim,
dirilmenin lezzeti var, kederle karışık.
(-olsun.)

vaktidir artık,
vişneli ojenin.

Görsel: Marc Chagall, "Birthday", 1915

The Weepies, "Painting by Chagall"

2 Ocak 2012 Pazartesi



bu susamışlık öyle büyük ki
özgürlüğü köleleştiriyor

8 Aralık 2011 Perşembe


Durup seyrediyorum günlerimi; ben karşımdayım, ben şeklimi görüyorum –gözlerimle, benim yüreğim karşımdaki bende atıyor sanki, işittiğim ses kendiminki, fakat yine de benim değil bir yandan. Bir yandan o sesin benim olduğunu biliyorum ve bana ait olmayan öyle çok şey var ki. Bana ait olmayan şeyler her gün bir parça daha ziftleniyor üzerime. Her gün bir parça daha yaşam pırıltımı alıp götürüyor. Bu belki de sınırlarımı alt üst etmemin cezası. Yine de zamanı geleni yaşadığımı biliyorum. Dün gelecekteydim ve şimdi de geleceği kurgulamaktan kendimi alamıyorum. Halbuki dünün değerini her an hatırladığım vakitler yaşamıştım. Ne tuhaf, şimdi böyle düşünebilmek. Uçurumun üzerine gerili yağlı urganda dengemi kaybetmemeye çalışmak ne tuhaf. Yürüyorum, ama korkuyorum. Bende olanı kaybetmekten ya da meczup olmaktan korkuyorum. Şimdiden her yanım yara bere içinde ve göğsümün ortasındaki boşluk dün olduğu gibi şu an da yerinde. Orada durmadan fokurdayan bir lav var ve bu beni sarsıyor, düşüncelerimi tutarsızlaştırıyor, aynı anda güldürüyor ve ağlatıyor. Zihnim çoğu zaman en ufak bir etkinliği bile algılayamayacak kadar bitkin düşüyor. Bir lokmayı yuttuktan sonra, onun boğazımda bıraktığı hissi, ben de bilmediğim bir varlıkta bırakıyormuşum fikri içimden çıkıp gitmiyor.

Dev gibi bir sessizlik, dev gibi yalnızlık. Ama hep kalabalık, hep eksiksiz kalabalık…

Görsel: Regard Intemporel

26 Kasım 2011 Cumartesi

yelte


eksikliğim,
kapımı kapadıktan sonra gözlerimi
kapımda bırakıp
-gerçekten-
yürümeye yeltenmekti

19 Kasım 2011 Cumartesi

gölge

gerçek durup duruyor mutlaklığı içinde
gözlerimi bir açsam,
ama cesur kişinin yapacağı cinsten bu edim
boşlukta devinen esinti ve yaratılıp duran
ya da yaratıp duran
varlık dışımın gölgesindeyim henüz

30 Ekim 2011 Pazar

vakit


şiirleri sona bırakalım
bilirsin, dilde eğreti durur
vaktin ilklerinde.
şimdilik,
devrik cümlelerle yetinelim


28 Ekim 2011 Cuma


belleğim, şu dakikamdan iyimser.
anladım,
kendime eziyetim ân'ımdan.